geçiciliğin belgeleri
- demirokcoskun
- 2. Aug.
- 4 Min. Lesezeit
Aktualisiert: 7. Aug.
testaments of transience

İzmir Kız Lisesi'nden bir gurup izci. Annem tam ortada, ileride, yaşamımızda büyük rol oynayacak olan yakın arkadaşı Prof. Günel Akdoğan, alt soldan ikinci.
A group of scouts from İzmir Girls' High School. My mother is right in the middle; her close friend Prof. Günel Akdoğan, who would later play a major role in our lives, is second from the bottom left.
03
Antika pazarlarında tezgahların üzerinde oraya buraya savrulan yüzlerce fotoğraf bana her seferinde hüzün verir. Yine de her seferinde uzanıp onları elime almaktan kendimi alıkoyamam. Geçmişin sayısız anından kalan son izleri; sonuçta kimyasal etkileşim aracılığıyla bir kâğıt parçacığına sabitlenmiş, muhtemelen bir eşi daha olmayan yaşam kanıtlarını elime alırım.
Bağlamlarından tamamen koparılmış, öykülerinden soyutlanmış bu fotoğraflar anlamlarını yitirmiş gibi görünür.Birkaç kuruşluk bir bedelle, belki bir grafik tasarımcının işine yarayacak nostaljik malzemeye dönüşürler. Oysa onlar bir zamanlar bir kameranın merceğinden süzülmüş gerçek anları temsil ediyorlardı. Ve yine de bir anlam taşıyorlar. İlgi gösterildiğinde, yaşamaya başlıyorlar. Yaşamın ve onun geçiciliğinin en özgün belgeleri onlar.
Geçmişin, yani bir daha geriye dönülemeyecek olması gerçeği beni çocukluğumdan beri hep duygulandırmıştır. Belli bir yaşa gelip annemin yanından ayrılana dek, bu resimler arada bir ortaya çıkar ve biz üzerlerinde konuşurduk. Bu, annemin de geçmişine bağlılığından kaynaklanıyordu tabii ki. Bu duyguyu bana da aktardı. Bolca ölümlerden dolayı bir aile duygusuna hiçbir zaman sahip olmadım. Annem de aile kavramının hiçbir zaman tadına varamadı.
Bu yüzdendir ki, yüzlerce fotoğraf bu boşluğu doldurma çabasıydı bir anlamda. Onlar bizi bir aidiyete yönlendiriyordu. Sadece fotoğraflar değil; sayısız ufak tefek nesne, kalemler, saatler, dantel işleri, tepsiler vb. hep bu işlevi üstlenmişlerdi. Yalnız olmak bizim için o denli doğaldı. Ve bu yalnızlık duygusu karşılığını; işte artık yaşamda olmayan uzunca bir listede, aile fertleri listesinde buluyordu. Buna yaşam ağacı diyemiyorum. Çünkü böylesi bir ağacın, birbirinden doğal bir biçimde uzanan dalları hep ani ve beklenmedik bir biçimde kopmuştu.
Annem ile babamdan geriye kalan yaklaşık bin fotoğraf var. Buna ek olarak, annemin halasından ve baba tarafındaki kuzenimden kalan fotoğraflar da elimde. Bilmem, bu kadar çok fotoğrafı bir web sitesinde göstermek ya da sadece arşivlemek kendi başına bir anlam taşır mı?
Babamı çok küçük yaşta kaybettim. Annemin karakterimin şekillenmesindeki etkisi belirleyici oldu. İlişkimizneredeyse bir arkadaşlığa dönüşmüştü. Çocukluğum oldukça alçakgönüllü koşullar altında geçti. Annem çok uzun zaman evlenmedi. Bu yüzden onun arkadaşları ve bazı komşuluklar dışında kısıtlı bir yaşamımız vardı. Annem memurdu; babamdan kalan bir daireye sahiptik. Maddi olanaklarımız gerçekten kısıtlıydı. Hayalperest, okulda başarısız, sevilen ama şımartılmamış tek bir çocuktum. Sonuçta sekiz yaşından itibaren yalnızca bir anne tarafından büyütüldüm. Düşüncelerimde ve kararlarımda bana özgürlük tanıdı, bana özerk bir birey olarak davrandı, beni hep ciddiye aldı ve hiçbir zaman suçlamadı. Ona olan derin bağlılığıma rağmen çok genç yaşta, çok uzaklarda kendi yaşamımı kurdum.
Bu durum ondaki derin yalnızlık duygusunu pekiştirdi.
03
Whenever I come across hundreds of photographs scattered here and there on tables at antique markets, a quiet sadness fills my heart. And every single time, I cannot help but reach out and pick them up. I hold them in my hands—these last remaining traces of countless moments from the past, life testimonies captured on a piece of paper through chemical reactions, each likely one of a kind.
Completely torn from their contexts and stripped of their stories, these photographs seem to have lost their meaning. For a few pennies, they are bound to turn into nostalgic raw material that might come in handy for a graphic designer. Yet, once upon a time, they represented genuine moments filtered through the lens of a camera. And still, they carry a meaning. When someone shows interest in them, they begin to live. They are the most authentic testaments to life and its transience.
The fact of the past—the reality that it can never be retrieved—has always deeply moved me since my childhood. Until I reached a certain age and left my mother's side, these pictures would reappear from time to time, and we would talk about them. This, of course, stemmed from my mother’s devotion to her own past. She passed this feeling on to me. Due to an abundance of deaths, I never experienced a sense of family. My mother, too, never got to taste the concept of a family.
That is why, in a sense, hundreds of photographs were an attempt to fill this void. They guided us toward a sense of belonging. Not just photographs, but countless little objects—pens, watches, lace work, trays, etc.—had always assumed this role. Being alone was so natural for us. And this feeling of loneliness found its counterpart in a long list of family members who are no longer among the living. I cannot call this a family tree. For the branches of such a tree, which grew out from one another quite naturally, always snapped suddenly and unexpectedly.
There are about a thousand photographs left behind by my mother and father. In addition, there are photographs inherited from one of my mother’s aunts and from my cousin on my father’s side. I wonder, does showcasing so many photographs on a website or simply archiving them hold any meaning in itself?
I lost my father at a very young age. My mother’s influence on the shaping of my character was decisive. Our relationship had almost turned into a friendship. My childhood was spent under very humble circumstances. My mother did not remarry for a very long time. Because of this, apart from her friends and some neighborly relations, we had a restricted life. My mother was a civil servant; we owned an apartment left by my father. Our financial means were truly limited. I was a daydreamer, unsuccessful at school, a loved but not spoiled only child. Ultimately, from the age of eight, I was raised solely by a mother. She granted me freedom in my thoughts and decisions, treated me as an autonomous individual, always took me seriously, and never blamed me. Despite my deep attachment to her, I established my own life very far away at a very young age.
This situation would only deepen her profound sense of loneliness.



Kommentare